Bilalcan Kara, kişisel hafızayı toplumsal ritüeller ve kültürel kodlarla buluşturan multidisipliner bir sanatçı. Resim, tekstil, baskı, kostüm ve yerleştirme gibi farklı disiplinler arasında dolaşan üretimlerinde çocukluk, kimlik, cinsiyet eşitliği ve malzemenin taşıdığı hafızayı sorguluyor. İkinci el tekstiller ve gündelik nesneler aracılığıyla kişisel anlatıları kolektif deneyimlere dönüştüren sanatçıyla üretim pratiğini, hafızayla kurduğu ilişkiyi ve güncel sanat ortamındaki deneyimlerini konuştuk.
Kendinizden ve sanat pratiğinizden kısaca bahsedebilir misiniz?
Merhaba, ben Bilalcan Kara. İstanbul'da yaşayan bağımsız, multidisipliner bir sanatçı ve resim öğretmeniyim. Resim, tekstil, baskı, kostüm ve yerleştirme gibi farklı alanlarda üretimler gerçekleştiriyorum. Üretimlerimin temelinde sürdürülebilirlik, çocukluk, kültürel hafıza, toplumsal cinsiyet ve gündelik hayata dair sorgulamalar yer alıyor.
Kendi projelerini geliştiren, araştıran ve çoğunlukla kendi imkanlarıyla hayata geçiren biriyim. Farklı malzeme ve üretim yöntemlerini denemekten çekinmiyorum; özellikle ikinci el tekstiller, atık kumaşlar ve yeniden kullanılabilir malzemeler üretim pratiğimin önemli bir parçası. Benim için sanat biraz da karşılaştığım her şeyi bir üretim ihtimaline dönüştürebilmek ve bulunduğum alanı kendi dilimle şekillendirebilmek.
Çocukluk, yetişkinlikte çoğu zaman yeniden anlam kazanan bir dönem. Sizce geçmiş değişmez bir şey mi, yoksa onu her hatırladığımızda yeniden mi inşa ediyoruz?
Bu soru, üretimlerimin temelini oluştur ki an ve lisans eğitimim boyunca Resim-İş Öğretmenliği mezuniyet projesi kapsamında hazırladığım pedagojik formasyon odaklı bir sunumdan hareketle ortaya çıktı. Sürecin çıkış noktası, dünyada her çocuğun eşit eğitim olanaklarına ve yaşam standartlarına erişememesi üzerine geliştirdiğim bir sorgulamaydı. Zamanla bu sorgulama, çocukluk ile yetişkinlik arasındaki ilişkiye odaklandı. Çünkü her yetişkinin bir zamanlar çocuk olduğu gerçeği, üretimlerimin temel yapı taşlarından biri hâline geldi. Geçmişi, her an hatırladığımız ya da hatırlama ihtiyacı duyduğumuz; kimliğimizin değişmeyen ve bizimle varlığını sürdüren bir parçası olarak ele alıyorum.
“8 Yaşımdaki Sünnet Düğünüm” projesi oldukça kişisel bir çıkış noktasına sahip. Bu anıyı yıllar sonra sanat üretiminizin merkezine taşımanıza ne sebep oldu?
"8 Yaşındaki Sünnet Düğünüm" aslında bir sohbet esnasında ortaya çıkan fikrini sürdürülebilirlik temelli alan bir projeydi. Bir arkadaşımın "İkinci el kıyafet ne zaman giymeye başladın?" sorusundan yola çıkarak aslında bu proje gelişti. En özel günümde bana atfedilen kıyafetin ikinci el, abimin on bir yıl önce kullandığı sünnet kıyafeti olması başlangıç sebebiydi.
Bu projeye başlarken de Türkiye'deki sünnet iklimini, sünnet kelimesini biraz araştırarak başladım. Yıllar sonra süreç aslında Marmara Üniversitesi'nde gerçekleşen bir defilede "Ben neden kendi sünnet kostümlerimi dikmiyorum?" başladı. Atık kumaşlar ve pazardan edindiğim ikinci el kıyafetlerle beraber kendi sünnet kıyafetlerimi dikmeye başladım. Erkek bedeninin göğsüne takılan altınları bacak arasına yerleştirerek hem ironik hem de çarpıcı bir gönderme yapmak istemedim.
Sürdürülebilirliğin Türkiye'deki aslında yanlış anlaşılmasıyla ilgili bir düzeltmeyi ortaya koymak istiyorum. Çünkü sürdürülebilirlik sadece üzerinde "sürdürülebilirlik" ambalajı olan tişörtlerle değil veya herhangi bir ambalajla ilgili bir konu değil. Tüketim çılgınlığı ve kapitalist düzenin bize sürekli uyguladığı o yeni alma, yeniden alma alışkanlığını biraz kırmak istiyorum ve bunu hayatımızın herhangi bir parçasında edinebileceğimize inanıyorum.

Çalışmalarınızda ikinci el tekstiller ve atık kumaşlar önemli bir yer tutuyor. Bu malzemeler sizin için yalnızca sürdürülebilir bir tercih mi, yoksa geçmişe ait izleri taşıyan birer tanık mı?
Her ikisi de diyebilirim. Benim için sürdürülebilirlik yalnızca bir ürünün üzerinde "sürdürülebilir" etiketinin bulunmasıyla ilgili değil. Günümüzde bu kavramın çoğu zaman yanlış ölçekte kullanıldığını ve bir pazarlama aracına dönüştürüldüğünü düşünüyorum. Çünkü "sürdürülebilir" olarak tanımlanan pek çok ürünün üretim sürecinde harcanan enerji, su ve diğer kaynaklar, kavramın özündeki ekolojik yaklaşım ile çelişebiliyor.
Bu nedenle üretimlerimde ikinci el tekstilleri, pazarlardan topladığım kumaşları ve atık malzemeleri kullanmayı tercih ediyorum. Hatta eserlerimi üretirken kullandığım kasnakların bir kısmını bile atık mobilyalardan ve ahşap parçalardan üretiyorum. Benim için sürdürülebilirlik, yeni bir malzeme tüketmek yerine var olanı yeniden dolaşıma sokabilmekle ilgili.
Aynı zamanda bu malzemeler geçmişe ait izler de taşıyor. Daha önce bir yaşamın parçası olmuş, kullanılmış ve bir hikâyeye tanıklık etmiş olmaları, onları benim için yalnızca bir üretim malzemesi olmaktan çıkarıyor. Bu yaklaşım, ekolojik sistemin sürekli tüketim üzerinden nasıl sömürüldüğünü sorgulayan okumalarım ve araştırmalarımla birlikte zaman içinde şekillendi.
"Yığın Ayıcıklar” seriniz çocukluğa dair oldukça tanıdık bir nesneden yola çıkıyor. Sizce çocukluk hafızasında en çok iz bırakan şey oyuncaklar mı, yoksa onlara yüklediğimiz anlamlar mı?
“Yığın Ayıcıklar” serisi üzerine üç yıldır çalıştığım bir konu. Dünyada her çocuğun kazanamadığı oyuncak ayıyla ilgili bir hikâyeden yola çıktı. Bir kırmızı ayıcığın büyüme sürecini anlattım. Bu süreçte mavi olanları çoğunluk, kırmızı olanı ise azınlık olarak görüyorum ve onu, süper kahraman olarak, yakasına bir fular bağlayarak ifade ediyorum.
Dünyada her çocuğun kazanamadığı oyuncak ayı fikri, dünyadaki eşit olmayan standartlarla ilgili. Daha sonra kırmızı ayıcığın aslında büyüme sürecini, her bir sayfada farklı bir hikâyeye değinerek ve bir sonraki basamakta ne olacağını merak ederek ilerlettim. Sonra ergenliğine geldiğinde de kendi postürüne, leopar kürküne kavuştu. Ve bunları kendi büyüme sürecimle de ilişkili tutarak ilerletiyorum. Daha sonrasında neler olacağını ben de merak ediyorum.

Resim, tekstil, kostüm ve yerleştirme gibi farklı disiplinler arasında özgürce dolaşıyorsunuz. Bir fikrin hangi mecrada hayat bulacağına nasıl karar veriyorsunuz?
Bu biraz ruh hâlime ve fikrin benden ne talep ettiğine göre değişiyor. Daha sakin dönemlerimde düşüncelerimi resim aracılığıyla ifade etmeye daha yakın hissediyorum. Daha hareketli ve sosyal olduğum zamanlarda ise tekstil benim için daha doğal bir üretim alanına dönüşüyor. Çünkü tekstil yalnızca atölyede geçirilen bir zamanı değil; pazarları gezmeyi, ikinci el mağazaları dolaşmayı, atık kumaş ve ip depolarında araştırma yapmayı kapsayan, gündelik hayatın içine yayılan bir üretim biçimi.
Bu yüzden benim için üretim belirli saatlere ya da yalnızca atölyeye ait bir eylem değil. Gece iki de olsa, bir çöp kenarında karşılaştığım bir kumaş parçası yeni bir üretimin başlangıcı olabiliyor. Yaşamın içinde karşılaştığım her nesneye potansiyel bir üretim malzemesi olarak bakıyorum. Önce onu topluyor, arşivliyor, doğru zamanı bekliyorum; bazen de o an içimde güçlü bir üretme motivasyonu varsa doğrudan sürecin içine dahil ediyorum.
Bu nedenle hangi disiplini seçeceğime önceden karar vermiyorum. Fikir, malzeme ve üretim süreci birbirini yönlendiriyor. Ben de her projenin kendi dilini ve kendi mecrasını bulmasına izin vermeyi tercih ediyorum.
Toplumsal cinsiyet, kültürel ritüeller ve kimlik üzerine üretirken, izleyicinin kendi deneyimini eserlerinize taşımasına ne kadar alan bırakmayı önemsiyorsunuz?
Benim için izleyicinin kendi deneyimini eserin içine taşıyabilmesi çok önemli. Çalışmalarım kesin yargılar ya da tek bir okuma sunmaktan ziyade, izleyicinin kendi hafızası ve deneyimleriyle ilişki kurabileceği sorgulama alanları oluşturmayı amaçlıyor.
Kültürel ritüelleri çoğu zaman bireyin kendi iradesi dışında, doğduğu andan itibaren üzerine yüklenen normlar ve beklentiler üzerinden şekilleniyor. "Toplum böyle uygun görüyor" ya da "gelenek bunu gerektiriyor" gibi kabuller, çoğu zaman sorgulanmadan aktarılıyor. Ben de üretimlerimde tam olarak bu kabulleri görünür kılmaya ve sorgulamaya çalışıyorum.
Bunu yaparken doğrudan bir çözüm önerisi sunmayı ya da izleyiciye ne düşünmesi gerektiğini söylemeyi hedeflemiyorum. Sanatçı olarak rolümü, bir siyasetçi gibi kesin ve keskin cevaplar vermekten çok, sorular ortaya koymak ve düşünmeye alan açmak olarak görüyorum. Özellikle erkeklik, toplumsal cinsiyet rolleri ve kültürel ritüeller üzerine geliştirdiğim işler, zaman zaman ironiye başvurarak sunamayı da tercih ediyorum. Türkiye'de yaşamış ve yaşamaya devam eden pek çok toplumsal deneyim, baskı ve zorbalık biçimi bu üretimlerin arka planını oluşturuyor. Benim amacım, bu hikayeleri görünür kılarken, izleyicinin de kendi yaşamı ve hafızası üzerinden yeni sorular üretmesine imkan tanımak.

Contemporary İstanbul’dan bağımsız sanat inisiyatiflerine kadar farklı platformlarda yer aldınız. Genç bir sanatçı olarak bu deneyimler size sanat üretmek ve görünür olmak konusunda neler öğretti?
Aslında ben bunu biraz lotus çiçeği üzerinden düşünüyorum. Lotus, çamurun içinde büyüyor ama bu durum onun açmasına engel olmuyor. Hatta tam tersine, bütün o sürecin sonunda kendi varlığını ortaya koyuyor. Sanat üretimini de buna benzetiyorum.
Benim için mesele hangi platformda yer aldığım değil; bulunduğum yere ne kattığım. Her ortamın kendine göre zorlukları, sınırları ve imkânları var. Bunların bana uygun olup olmadığını düşünmekten çok, o alanın içinde kendi dilimi nasıl koruyabileceğime ve nasıl üretmeye devam edebileceğime odaklanıyorum.
Bu süreç bana görünür olmanın peşinden koşmaktan ziyade, üretimin peşinden gitmeyi öğretti. Çünkü gerçekten üretmeye devam ettiğinizde, o üretim bir şekilde kendi yolunu buluyor. Ben hâlâ kendimi yolun başında görüyorum ve bulunduğum her deneyimi, yeni bir şey öğrenebildiğim ve üretimimi besleyebildiğim bir alan olarak değerlendiriyorum.
Son olarak, Favor kullanıcılarına şu sıralar mutlaka görülmesi gerektiğini düşündüğünüz bir sergi önerisinde bulunmak ister misiniz?
Bu aralar önereceğim sergi kesinlikle ARCA Art Space'te gerçekleşmiş "Giardinetto I : Herbaryum" olur. Biraz taraflı olabilirim çünkü benim de bir işim sergide yer alıyor. Ama bunun dışında, farklı disiplinlerden sanatçıları bir araya getiren ve doğa, hafıza, ekoloji gibi kavramlara farklı açılardan yaklaşan bir seçki sunuyor.



