İstanbul’un katmanlı hafızasını ışık, zaman ve algı üzerinden yeniden yorumlayan Burcu Ünlü, bu yıl 61. Venedik Bienali’ne paralel gerçekleşen “Personal Structures” sergisinde İstanbul serisiyle yer alıyor. ACT Contemporary ve European Cultural Centre Italy iş birliğiyle, Nazan Aktan küratörlüğünde düzenlenen sergi; Palazzo Mora, Palazzo Bembo ve Marinaressa Gardens’ta izleyiciyle buluşacak. Zaman, mekân ve varoluş kavramları etrafında şekillenen Personal Structures, farklı coğrafyalardan sanatçıları, üniversiteleri ve kültürel kurumları bir araya getiren uluslararası bir platform olarak öne çıkıyor. Venedik’te izleyiciyle buluşmaya hazırlanan Ünlü ile bu sürecin heyecanını, İstanbul serisini ve üretim pratiğini konuştuk.
Kendinizden ve üretim pratiğinizden kısaca bahsedebilir misiniz?
Merhaba, ben Burcu Ünlü. Çalışmalarımda ışık ve karanlık arasındaki ilişkiyi, özellikle gün doğumu ve gün batımı gibi zamansal eşik anları üzerinden ele alıyorum. Bu geçiş anları, üretimimde hem duygusal hem de görsel bir yön belirliyor. Kişisel sergilerim Yansımalar ve Işık ve Karanlık ile bu yaklaşımı mekânsal bir bağlamda geliştirme imkânı buldum. Affordable Art Fair Battersea, Aqua Art Miami, Dubai Art Week ve Context Art Fair Miami’de eserlerimi sergiledim.
Üretim pratiğim algı, hafıza ve içsel deneyim etrafında şekilleniyor. Şehri, zaman içinde biriken izlerin, karşılaşmaların ve duygusal yoğunlukların katmanlaştığı bir alan olarak ele alıyorum. Bu yaklaşım resimlerimde belirleyici bir yer tutuyor. Yüzeyde kurduğum katmanlar, renk ve ışık aracılığıyla bir şehrin ya da bir anın bıraktığı izleri görünür hale getiriyor. Resim, bu anlamda zamanla yoğunlaşan birikimin ve algının yüzeyde karşılık bulduğu bir düşünme alanı olarak ilerliyor.
61. Venedik Bienali’ne paralel gerçekleşen “Personal Structures” sergisine davet edilmek sizin için ne ifade ediyor? Bu süreci nasıl deneyimlediniz?
Bu davet benim için önemli bir karşılaşma. Personal Structures’ın zaman, mekân ve varoluş etrafında kurduğu çerçeve, üretimimde uzun süredir yer alan düşünsel hatla doğal bir temas kuruyor. Venedik’in tarih, hafıza ve suyla kurduğu ilişki de bu deneyimi daha yoğun bir hale getiriyor. Bu süreç, üretimimin farklı bir bağlam içinde nasıl karşılık bulduğunu gözlemleyebildiğim, aynı zamanda yeni bir perspektif açan bir deneyim olarak ilerliyor.
İstanbul serinizle bu uluslararası platformda yer alıyorsunuz. Bu seriyi Venedik’e taşımak sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
İstanbul serisini Venedik’e taşımak, iki şehir arasında kurulan bir ilişki üzerinden anlam kazanıyor. İstanbul ve Venedik farklı coğrafyalarda konumlanıyor; ancak suyla kurdukları ilişki, tarihsel birikimleri ve katmanlı yapıları üzerinden ortak bir zemin oluşturuyor. Bu nedenle İstanbul’un semtlerinden oluşan bir serinin Venedik’te yer alması, iki farklı şehir deneyiminin aynı bağlam içinde bir araya gelmesine imkân tanıyor. Her iki şehirde de geçmiş, bugünün içinde farklı yoğunluklarda varlığını sürdürüyor. Bu süreklilik, üretimimde ele aldığım katmanlı yapı ile doğrudan ilişki kuruyor. Bu durum, şehirler arasında doğrudan bir benzerlik kurmaktan çok, hafıza ve deneyim üzerinden gelişen bir ilişkiyi görünür kılıyor.

“Personal Structures” sergisi zaman, mekân ve varoluş kavramları etrafında şekilleniyor. İstanbul seriniz bu çerçeveyle nasıl bir ilişki kuruyor?
Benim için şehirler, zamanın yüzeyde görünür hale geldiği yapılardan biri. Her sokakta, her semtte farklı dönemlerin izleri bir arada varlığını sürdürüyor. Bu katmanlı yapı, İstanbul serisinin çıkış noktalarından birini oluşturuyor. Resimlerde kurduğum yüzey, renk ve katman ilişkisi bu birikimi taşımaya yönelik bir yapı kuruyor. Her katman, zaman içinde oluşan izlerin ve hafızanın yüzeydeki karşılığı olarak beliriyor. Bu yaklaşım, şehri sabit bir görüntü olarak ele almak yerine, sürekli değişen ve biriken bir yapı olarak düşünmemle ilişkili. Bu nedenle İstanbul serisi, Personal Structures’ın zaman, mekân ve varoluş etrafında kurduğu çerçeveyle doğrudan temas eden bir yapı içinde ilerliyor.
Palazzo Mora’da sergilenecek işlerinizde İstanbul’un farklı semtlerini bir araya getiriyorsunuz. Bu seçimi yaparken nasıl bir yaklaşım benimsediniz?
Semtleri seçerken coğrafi bir temsil üzerinden ilerlemedim; her birinin taşıdığı atmosfer ve duygu yoğunluğu belirleyici oldu. Balat’ın hafızası, Adalar’ın sessizliği, Beyoğlu’nun hareketi, Bebek’in ışığı… Her biri İstanbul’un farklı bir ritmini ve algı biçimini açıyor. Bu semtleri bir araya getirmek, şehri sabit bir harita olarak ele almak yerine, katmanlı bir duygu alanı olarak düşünmemle ilişkili. Yan yana geldiklerinde, tek bir bütünlükten çok, farklı yoğunlukların bir arada var olduğu bir yapı ortaya çıkıyor. Bu yaklaşım, İstanbul’u tek bir perspektiften okumak yerine, parçalı ve değişken bir deneyim olarak ele alma biçimimi yansıtıyor.
İstanbul’u üretiminizde merkezde konumlandırmanızın arkasında nasıl bir ilham var? Bu şehirde sizi en çok besleyen ya da cezbeden unsurlar neler?
İstanbul, katmanlı yapısıyla üretimimde belirleyici bir yer tutuyor. Farklı zamanların, kültürlerin ve hikâyelerin iç içe geçtiği bir yapı; yüzeyde sürekli değişen, derinlikte birikerek ilerleyen bir hafıza taşıyor. Hayran olmamak elde değil! Bu çok katmanlı yapı, şehri sürekli dönüşen bir deneyim alanı olarak düşünmemi sağlıyor. Sokakta karşılaşılan bir iz, bir ses ya da ışığın yüzeye düşüş biçimi, bu birikimin küçük parçaları olarak beliriyor.
Eserlerinizde ışık, hafıza ve algı ön planda. Bu üç kavram Venedik’teki izleyiciyle nasıl bir bağ kuruyor sizce?
Işık, hafıza ve algı, farklı coğrafyalarda benzer karşılıklar üretebilen kavramlar. Bir mekânla kurulan duygusal ilişki, bireysel deneyim üzerinden şekillense de, yüzeyde ortak bir his alanı açıyor. İzleyicinin İstanbul’u tanıması gerekmiyor; resimde kurulan atmosfer, kendi hafızasıyla temas kurabileceği bir zemin oluşturuyor. Yüzeydeki renk, ışık ve katmanlar, bu teması mümkün kılan bir yapı kuruyor. Benim için önemli olan, bu karşılaşmanın izleyicide kişisel bir deneyime dönüşmesi. Ortaya çıkan his, mekândan bağımsız olarak, hafıza ve algı üzerinden paylaşılan bir alan açıyor.

Son yıllarda uluslararası fuar ve sergilerde de yer alıyorsunuz. Venedik Bienali bu yolculukta sizin için nasıl bir kırılma noktası?
Son yıllarda eserlerim Miami, Londra ve Dubai’de sergilendi. Farklı coğrafyalarda izleyici ve koleksiyonerlerle bir araya gelmek, üretimimin farklı bağlamlarda nasıl karşılık bulduğunu görmek açısından benim için değerli. Venedik Bienali, uluslararası sanat ortamında önemli bir buluşma noktası. Bu bağlamda yer almak, üretim pratiğim açısından önemli bir an. Bu deneyim, üretimimi farklı bir ölçekte değerlendirme ve yeni yönler geliştirme imkânı sunuyor.
Son dönemde üretimlerinden etkilendiğiniz bir sanatçı var mı?
Vincent van Gogh benim için güçlü bir referans noktası. Resme yaklaşımında belirleyici olan şey, dünyayı algılama biçimindeki yoğunluk ve dikkat. Bir manzarayı ya da gündelik bir detayı ele alırken, gördüğünü olduğu gibi aktarmak yerine o anın taşıdığı duyguyu ve ritmi yüzeye taşıyor. Işık, renk ve fırça hareketi üzerinden kurduğu yapı, zamanın ve deneyimin resim içinde nasıl yoğunlaştığını hissettiren bir alan açıyor.
Mark Bradford’un pratiğiyle de güçlü bir yakınlık kuruyorum. Şehirle kurduğu ilişki, yüzeyde biriken katmanlar ve bu katmanların taşıdığı hafıza üzerinden ilerliyor. Kullandığı malzemeler, zaman içinde oluşan izleri ve birikimi görünür hale getirirken, yüzey sürekli dönüşen bir yapı kazanıyor. Bu katmanlı kurgu, şehri sabit bir görüntü olarak ele almak yerine, parçalı, yoğun ve sürekli değişen bir yapı olarak düşünmeyi mümkün kılıyor. Bradford’un yüzeyle kurduğu bu ilişki, benim üretimimde de karşılık bulan, zaman ve hafıza ile ilerleyen bir düşünme biçimine temas ediyor.
Son olarak, Favor kullanıcılarına güncel bir sergi önerisinde bulunmak ister misiniz?
İstanbul’da yakın zamanda gezdiğim ve etkileyici bulduğum sergilerden biri Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nde gerçekleşen Yan Yana sergisi. Sergi, Melahat & Eşref Üren ile Eren & Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun üretimlerini bir araya getirerek, farklı dönemler arasında katmanlı bir okuma imkânı sunuyor.
Resimlerin yanı sıra mektuplar, eskizler ve arşiv materyalleri üzerinden kurulan yapı, üretim süreçlerini daha yakından takip etmeyi mümkün kılıyor. Aynı mekânda farklı zamanlara ait işlerin bir arada yer alması, sanatın sürekliliğini ve dönüşümünü görünür kılan bir kurgu oluşturuyor. Bu yaklaşım, üretimimde önemli bir yer tutan zaman ve hafıza ilişkisiyle de doğrudan temas ediyor. Sergi 10 Temmuz 2026’ya kadar açık; bu nedenle ziyaret etmek için hâlâ zaman var.

Burcu Ünlü’nün İstanbul serisi, zaman, hafıza ve mekân üzerine açtığı bu sorularla birlikte 09 Mayıs – 22 Kasım 2026 tarihleri arasında Venedik’te Palazzo Mora’da izleyiciyle buluşacak. Sergi, kentin katmanlı yapısını yeniden düşünmek ve bu çok katmanlı deneyimin bir parçası olmak isteyen herkesi davet ediyor.
