Favor’un haftalık sanat bültenine hoş geldin!
Yaza ve kendimizi sıcak haftalara, soğuk denizlere veya klimalara bırakırken Türkiye’de bienaller ve sergiler hız kesmeden devam ediyor.
Bu sayımızda Casa Botter’in 30 Ağustos’a kadar ziyarete açık olan güncel sergisi “Bir Renk Ressamı: İhsan Cemal Karaburçak”tan Beril Bayrakdar’ın sanat yaklaşımına kadar birçok noktaya odaklanıyoruz. Posta kutunuza bir sanat kapsülü bırakıyoruz 💌
İyi okumalar,
Favor Ekibi
Kuşbakışı
- 20. yüzyılda kinetik sanat ve Op Art akımlarının önde gelen isimlerinden Arjantinli sanatçı Julio Le Parc, Paris’te 97 yaşında hayatını kaybetti. Oğlu Yamil Le Parc’ın açıklamasına göre sanatçı, sağlık durumunun bir süredir kötüleşmesinin ardından 30 Mayıs’ta yaşamını yitirdi. Eserlerini kapsayan büyük bir retrospektif sergi ise 11 Haziran’da Tate Modern’de açılacak. Detaylar için.

- Geçen ayki 61. Venedik Bienali’nin açılışında, aktivist sanat kolektifi Pussy Riot, Rusya Pavyonu önünde pembe kar maskeleri ve renkli sis bombalarıyla protesto düzenledi. Eylem sırasında grubun 12 Haziran’da yayımlanacak ilk albümü CYKA’nın çıkış şarkısı “DISOBEY” çalındı. Grup, 2011 yılında sanatçı ve aktivist Nadya Tolokonnikova tarafından kuruldu. Müziklerini siyasi protestoların bir parçası olarak kullanan Pussy Riot, özellikle 2012’de Moskova’daki bir Ortodoks katedralinde gerçekleştirdiği “Virgin Mary, Drive Putin Away” performansıyla dünya çapında tanındı. Detaylar için.
- Floating Art Hotel (Yüzen Sanat Oteli) olarak tanıtılan ve “dünyanın ilk gezici sanat oteli” olduğu belirtilen özel bir süper yat, bu yılki Monaco Grand Prix sırasında Monaco’da ilk kez görücüye çıktı. Otelde, Marina Abramović, Shirin Neshat ve Tomás Saraceno gibi isimlerin eserleri sergileniyor. “States of Motion” adlı açılış sergisi, hareket kavramını heykel, enstalasyon, fotoğraf, dijital sanat ve performanslar aracılığıyla ele alıyor. Detaylar için.
- Lucian Freud’un yıllarca kendisine ait olmadığını söylediği Man in a Black Scarf adlı portre, yeni bulunan arşiv kayıtlarının ardından ilk kez halka açık sergilenecek. 1939 tarihli eserin Freud tarafından yapıldığı uzun süre tartışılmış, ressam bunu hayatı boyunca reddetmişti. Ancak son araştırmalar, o dönemde Freud’un gerçekten portrenin modeli olduğu düşünülen John Jameson üzerinde çalıştığını ortaya koydu. Yaklaşık 40 yıllık tartışmanın ardından tablo bu yaz Londra’daki Garden Museum’nda sergilenecek. Detaylar için.
Bir Sergi

Favor ekibinin ziyaret ettiği sergilerden bir diğeri, Casa Botter’de gerçekleşen “Bir Renk Ressamı: İhsan Cemal Karaburçak”. İstiklal Caddesi’nde gezerken uğranabilecek, Türk resim tarihinin daha az bilinen ama oldukça özgün isimlerinden birini keşfetme fırsatı sunan başarılı bir sergi.
Bir sanatçı kendi dilini tamamen kendi başına kurabilir mi?
Sergi, tam da bu sorunun etrafında şekilleniyor.
Akademik bir sanat eğitimi almadan kendini yetiştiren otodidakt İhsan Cemal Karaburçak, kariyeri boyunca herhangi bir akımın ya da ekolün sınırları içinde kalmadan kendine özgü bir resim dili geliştirmiş. Erken dönem çalışmalarında gözleme dayalı sahneler yer alırken, zamanla biçimler sadeleşiyor, renkler yoğunlaşıyor ve eserler bir tür görsel hafızaya dönüşüyor.
Karaburçak’ın çalışmalarında renk başlı başına bir anlatım aracı. Özellikle sanatçının adıyla özdeşleşen ve zamanla “Karaburçak Moru” olarak anılmaya başlayan mor tonları, serginin en dikkat çekici özelliklerinden biri. Tuvalden tuvale karşımıza çıkan bu renk, sanatçının dünyayı olduğu gibi aktarmaktan çok yeniden kurma isteğini hissettiriyor.
Casa Botter’deki sergi, yalnızca bir sanatçının eserlerini bir araya getirmiyor; uzun yıllar boyunca görece gözden uzak kalmış bir üretimi yeniden görünür kılıyor. Karaburçak’ın kendine özgü renk dünyasını ve bağımsız sanat anlayışını keşfetmek isteyenler için iyi bir sergi deneyimi sunuyor.
“Bir Renk Ressamı: İhsan Cemal Karaburçak” sergisini 30 Ağustos 2026 tarihine kadar Casa Botter’de ücretsiz olarak ziyaret edebilirsiniz.
Bir İçerik

Geçtiğimiz günlerde Ways of Curating, günümüzün en etkili küratörlerinden Hans Ulrich Obrist’in küratörlüğe dair deneyimlerini, gözlemlerini ve sanat dünyasının önemli figürleriyle yaptığı sohbetleri bir araya getirdiği kitabı okudum. Obrist, küratörlüğü yalnızca eserleri bir mekâna yerleştirme işi olarak değil; sanatçılar, izleyiciler ve fikirler arasında bağlantılar kuran yaratıcı bir düşünme pratiği olarak ele alıyor.
Kitapta, küratörlüğün tarihsel gelişimi incelenirken Harald Szeemann gibi öncü isimlerin yaklaşımlarına da yer veriliyor. Obrist, sergilerin nasıl ortaya çıktığını, sanatçılarla kurulan diyaloğun önemini ve sergi yapmanın farklı yöntemlerini örneklerle anlatıyor.
Temel olarak kitap, küratörlüğü sabit kuralları olan bir meslekten ziyade sürekli gelişen, araştırmaya ve denemeye dayalı bir süreç olarak değerlendiriyor. Bu nedenle yalnızca küratörlere değil; sanatçılara, sanat öğrencilerine ve çağdaş sanatla ilgilenen herkese hitap eden önemli bir başvuru kaynağı olarak kabul ediliyor.
Küratörlüğün rolü üzerine sizin için seçtiğim iki alıntı:
“Exhibitions should develop a life of their own, more like a conversation between curator and artist than an arrangement of their work to suit a pre-existing idea.”
“Once again, the role of the curator is to create free space, not occupy existing space. In my practice, the curator has to bridge gaps and build bridges between artists, the public, institutions and other types of communities. The aim of this work is to build temporary communities, by connecting different people and practices, and creating the conditions for triggering sparks between them.“
Bir Sanatçı (LOST İş birliğiyle)

“Performanslar ve performatif heykeller aracılığıyla, bedenin sınırlarını ve sınırsız potansiyelini araştırıyorum.
İnsanlar ile teknoloji arasındaki kimyasal ve zihinsel farklılıkların giderek azaldığı bir çağda, bedeni bir “yaşama makinesi” olarak kabul ediyorum. Heykellerle birlikte performans sergileyerek onlara hayat verirken, gündelik işleri yerine getirirken ortaya çıkan, bilinçdışından arta kalan hareketleri deneyimliyorum.
Bu eserlerin temel bileşenleri olan metal ve plastik, bedenin organik, gelip geçici doğasını, malzemenin endüstriyel ve kalıcı varlığıyla yan yana getiriyor. Heykelleri üzerime giyip onlarla etkileşime girerek etiketlerin anlamlarını ve sınırlarını eritmek adına bedenime ve bilincime meydan okuyorum.
Performatif heykeller; insan bedenini gündelik hazır nesnelerle bütünleştirerek insan davranışının o denli ayrılmaz bir parçası haline gelmiş ve insanların kullandıkları nesnelerle bütünleşmeye başlamasına yol açmış ki, bilinçdışı jestleri keşfe çıkarıyor. Kaşıkla yemek yemek veya bisiklet sürmek gibi eylemlerdeki o yakınlık hissi, tekrarlayan hareketlerin sıradanlığı içinde yitip gitmekte. Bu çalışma, tekil etiketlerin sınırlarını reddeden kimliği inceliyor; performans aracılığıyla bedenim, bu spektrumun her iki ucunda da varlık buluyor.”
Şehirlerde Bu Hafta
- Cannes!, Ara Güler Müzesi, 22 Nisan - 11 Ekim (İstanbul)
- Temenos: İç Deniz, Zeyrek Çinili Hamam, 17 Nisan - 30 Ağustos (İstanbul)
- Suyun Kıyısında | Halil Paşa’nın Yaşamı ve Sanatı, Pera Müzesi, 5 Mart - 23 Ağustos 2026 (İstanbul)
- Baktığı Yerde Başka Bir Dünya | Feruz Ertürer, Bulgur Palas, 13 Şubat - 16 Ağustos (İstanbul)
- İskele Sergileri | Sonsuz Bağlantılar - Vahap Avşar, Karşıyaka Vapur İskelesi, 13 Mart - 30 Haziran (İzmir)
- Ferahfeza, Odunpazarı Modern Müze (OMM), 29 Kasım 2025—13 Eylül 2026 (Eskişehir)


